Blog 4 dk okuma

BİR TEK ZEKÂMIZ MI YAPAY?

Bir tek zekamız mı yapay

Son dönemde nereye konuşmacı olarak davet edilsem sahnelerde hep aynı tonda
sunumlar izliyorum: “Yapay zekâ tsunamisi geliyor, dijital liderlik kaçınılmaz, uyum
sağlamayan yok olacak!..” Katılımcılar da aldıkları küresel eğitimlerin, onları kuşatan
ekosistemin ve yaygınlaşan bu söylemin etkisiyle başlarını son derece pozitif hareketlerle
sallayarak bu kaçınılmazlığı onaylıyorlar.


Elbette bu teknolojik eşiği yok sayamayız; uyumlanacağız, hatta bu makaleyi yazarken de
yapay zekâdan destek alıyorum. Önceki tüm teknolojik gelişmeler insanın
yönlendirmesiyle sınırlıyken, yapay zekâ kendi başına düşünebilen, sentezleyen
bambaşka bir sıçrama, hatta devrim. Zaten bu işin öncülerinden, Nobel ödüllü Geoffrey
Hinton da tam olarak bundan çekindiği için dünyayı uyarıyor: Sağlık sektöründe mucizeler
yaratan bu akıl, yarın insanlığı manipüle edebilecek bir güce evrilebilir. Tehdit de gerçek,
fırsat da.


Bu söylemleri dinlerken düşünmeden edemiyorum: Gerçekten endişelenmemiz gereken
tek durum bu mu?


Sıram gelip sahneye çıktığımda, salonun beklediği o alışıldık yapay zekâ övgülerini bir
kenara bırakıp doğrudan konuklara yöneldim:


“Ne yapay zekâymış yahu!.. Size bugün kışkırtıcı birkaç sorum var. Gelin zekâ kısmını bir
kenara bırakıp sadece ‘yapay’ sözcüğüne bakalım. Biz sanki çok mu gerçeğiz?
Kurumlarda bunca yıldır inşa ettiğimiz dünya o kadar sahici mi ki şimdi bir tek zekânın
yapaylığından ürküyoruz?”


Ezberlerin dışına çıkan bu provokatif yaklaşım karşısında salonda telefonlar kenara kondu;
söyleyeceklerime olan dikkat ve merak birden en üst seviyeye çıktı. Devam ettim:


Yönetici rolüne atandıktan sonra tavırları yapaylaşan, sahicilikten uzaklaşan insanlar hiç
görmedik mi?
Koridorlarda birbirinin yüzüne bakmadan mırıldanılan yapay günaydınlar hiç duymadık mı?
Geliştirmek için değil, sırf formdaki kutucuğu işaretlemek için usulen yapılan performans
görüşmelerini hiç işitmedik mi?
Şablon sorular ve şablon yanıtlarla, iki tarafın da gerçeğini göstermesine olanak tanımayan
yapay mülakatlara ne demeli?
Mış gibi yapılan, önemli bütçeler harcanan, gerçekte kimsenin de tümüyle tatmin olmadığı
büyük organizasyonlar yerine; bir yöneticinin çalışanının derdini sahiden dinlemek,
anlamak amacıyla baş başa içtiği bir bardak çay çalışan üzerinde çok daha sahici ve etkili
değil mi?
Pandemiden sonra dağarcığımıza giren şu meşhur “sessiz istifa” kavramı bile, aslında
motivasyonun ne denli yapay bir seviyeye gerilediğini anlatan net bir itiraf değil miydi?


Hele o büyük bütçeli ürün lansmanları.. Duman efektleri, sahneye çıkan sanatçılar
eşliğinde “Pazarı kasıp kavuracağız!” sloganlarının atıldığı, herkesin ayakta alkışladığı
ama fuayeye çıkıldığında kahve aralarında fısıltıyla yapılan eleştiriler: “Hocam, masa
başında yapıp bize hiç sormadılar. Sahayı bilmezler. Bu ürünün bu fiyata satmayacağını
herkes biliyor ama kimse söyleyemiyor.” Buyrun size milyonluk yapay bir lansman!


Yapay zekâya endişeyle yaklaşıyoruz; çünkü bizi yetersiz ve gereksiz kılacak endişemiz
canlılığını koruyor. Oysa kurumsal hayatın içinde asıl erime, zekânın yapaylaşmasıyla
değil; ilişkilerin, liderliğin ve iletişimin sahteleşmesiyle çoktan başlamadı mı?
Yapay zekânın dünyayı nereye götüreceğini henüz tam kestiremiyoruz. Ama insanın
yapaylaştığı, yöneticinin maskeler ardına saklandığı, gerçeğin alkışlarla gölgede bırakıldığı
bir kurumun geleceği zaten yapaylığı ile endişe verici değil mi?


Asıl kaygı duymamız gereken nokta algoritmaların insan gibi düşünmesi değil; insanların
hissiz ve yapay birer algoritmaya dönüşme tehlikesi olmamalı mı?


Gelin aynaya bakalım:
Gerçekten bir tek zekâmız mı yapay?